top of page
  • Yazarın fotoğrafıCihangir Gülegen

Kiev Gezi Notları - Ağustos 2018

1. Gün. Ankara – Kiev


Pegasus’un 23:30 uçağıyla, tam vaktinde havalanıp, tam 2 saat süren bir yolculukla Kiev Zhulhany Havaalanı’na indik. Uçak tam dolu olmasına rağmen pasaport sırasında sorun yaşamadık. Pasaporttan çıktığımızda bavullarımızın bazıları gelmişti kalanlar da hemen geldi.


İlk önce taksiye yeteceğini düşündüğümüz kadar bir para bozdurduk, 20$. Zira havaalanında kur her zaman şehir merkeziden düşük oluyor. Nitekim biz 25’ten bozdurduk ama şehre gelirken banka vitrinlerinde 27 üzerinden fiyatlandırma vardı.

Kapının önündeki taksiye Booking üzerinden adresi gösterip ücreti sordum. Taksimetre olduğunu söyledi. Tahmini olarak da 500-600 Grivna tutar dedi. Hep duyduğum ama hiç denemediğim UBER’i denemeye karar verdik. Daha bu ne diyor ne soruyor demeye kalmadan arabamızın gelip bizi beklediğini gördük. Ücret ise 89 Grivna olarak gözüküyordu. Tam söylenen yerde aracınıza bindik. Tek kelime bile ingilizce bilmeyen sürücüye adresi gösterdim ve sorunsuz olarak otele geldik. Ve bir anda seyahatimiz boyunca yapacağımız bütün il içi ulaşım sorunumuz çözülmüş oldu.


İçimizdeki bir diğer endişe de bu saatte (02:30) otele girip giremeyeceğimizdi. Kapıdaki değişik kombinasyonlu zile, Booking’den verilen şifreyi yazdım, bir şeyler öttü, zır kapı açıldı, binaya girdik başka bir kapı açıldı ve bir hanımefendi güleryüzle bizi karşılayıp, kaydımızı alarak odalarımızı gösterdi. ( Appartment Mini Hotel)


Gayet geniş ve aydınlık odamıza girdik, sadece 2 gece konaklayacağımız için ufaktan yerleştik. Şimdi bu satırları yazıyorum ve biraz sonra da uykuya geçeceğim. Hiç bilmediğimiz bu şehirde, sevgilim ve can dostlarımla ilk günümüz nasıl geçecek, heyecanlanıyorum. Ayaklarım 20 bin adıma hazır.


2. Gün Kiev


Sabah yağmurla uyandık. Sabaha karşı çok şiddetli yağıyordu, 9:30 civarı biraz sakinledi. Kahvaltıya giderken yağmaz artık diye düşünerek yağmurlukları almamıştık ama daha dışarı adımımızı atar atmaz tekrar başladı. Yağmurlukları kuşanıp kahvaltı için planladığımız mekâna doğru yürümeye başladık. Milk Bar isimli mekân biraz popülermiş, biz girince 3-5 dk. bekleyip hemen oturduk ama arkamızdan gelenler beklemek zorunda kaldılar; biz kalkana kadar da her gelen sıra beklemek zorunda kaldı. Menüsünde yumurtalı bir şeyler, kekler, pastalar vb. olan bir yer burası. Dekorasyon süt eşyaları ağırlıklı; süt şişeleri, güğümler, süt sağma aparatları…


Oradan çıktığımızda yağmur dinmişti. Şehri görülecek yerleri arasında adı geçen Altın Kapı’ya doğru yürümeye başladık. Yollar ağaçlarla, parklarla dolu. Koskoca Şevçenko Caddesinin ortasındaki kaldırım müstakil bir park gibiydi. Yolda Şevçenko Parkına denk gelince oraya da daldık. Park dediğime bakmayın, minik bir orman gibi burası. En ilgimizi çeken şey ise banklar oldu. İki kişilik bankları oturanların birbirinin yüzünü göreceği şekilde tasarlamışlar. Bunların da bir kaç tipi var, çok fonksiyonel ve eğlenceli. Sonra Altın Kapı’ya gittik. 1000 yıllık bir kapı burası, sur kapısı. Surlar kalmamış, kapı da çok zarar görmüş ve yenilenmiş ama yine de sağlam kalan kısımları çok etkileyici. 1000 yıllık duvarlara bakıyorsunuz, onlar size bakmıyor bile. En üst terastan az önce yanından geçtiğimiz yerel kıyafetler içinde parkta oturan 4-5 kişilik grubun söylediği şarkıları dinledik. Bir sonraki durağımız St. Sofia kilisesinin altın renkli çatısına baktık. Sağ tarafta gördüğümüz kırmızı tuğladan yapılmış ve çok eski görünen bina ilgimizi çekti, çıkışta ona uğradık. Binayla ilgili bir şey bulamadım ama giriş katında Yunanistan’ın Athos adasından getirildiğini anladığımız büyük bir ikona sergisi vardı. Ağır bir tütsü kokusu içinde hızlıca sergiyi dolanıp çıktık.


Sonra yine gezilecek yerler listemizdeki St. Sofia kilisesine gittik. Kilise ve avlusuna hiç girmeden sadece çan kulesine tırmandık. Çıktıklarım arasında ara katları ve merdiven genişliğiyle en rahat olanıydı diyebilirim. En tepeye çıkmadan 2 ara alanda durup soluklanıp, dolanıp fotoğraf çekebiliyorsunuz. Tabi bu durum bir süre bacaklarımı hissetmememe engel olamadı. Normalde 4 günde attığınız adımı bir kaç saatte atınca çalışan kaslar biraz sinirleniyorlar. Oradan da çıkıp şehrin ana meydanı olan Bağımsızlık Meydanı’na yöneldik ve ilk bulduğumuz mekana oturduk. Zira acıkmaya başlamış, yorulmuş ve kurumuştuk. Mekanın suşici olduğunu öğrenince, suşiyşe hiç ilgilenmeyen biri olarak ekibi ekip yandaki McDonalds’a geçtim, hızlıca birkaç tavuk parçası yeyip, döndüm.


Sonra anıtın olduğu ve trafiğe kapatılmış meydanda, oradaki yeme içme mekânları, alış veriş stantları arasında biraz dolandık. Çok güzel bir kapıdan geçip arkasındaki sokakta bulunan Gucci, Prada, Louis Vitton vb. dükkânların vitrinlerine yüz vermeden binalarla ve binalara işlenmiş heykellerle ilgilendik.


Sonra. Andriyivskyy Yokuşu ve Çernobil Müzesi’ne doğru yöneldik ama yorulduğumuzu ve saat olarak da yetişemeyeceğinizi düşünerek nehir kıyısına inmeye karar verdik. Yine park olarak adlandırılan ama inanılmaz büyük bir ormandan geçtik. Daha doğrusu geçemedik. GPS içi minnak yollarda biraz afalladı. Neyse ki bu arada bir seyir terası bulup nehre tepeden baktık ve oradaki dondurmacıdan biraz doping dondurması aldık. Sonra nehre ulaştık. Yorgunluğumuzu gidermek ve gezme isteğimizi de sürdürmek için tekne turuna katıldık. Böylece hem oturduk, hem gezdik.


Turun bir özelliği yok. Nehirde sizi dolaştırıyor karşıda bir plaj alanı olduğunu görüyorsunuz. Sonra köprülerin altından geçip, köprüden tepenize atlayan bungee jumpingcilere (TDK, bu kelime için “zıpzıp atlama” önermiş; ben İngilizce bırakmayı tercih ettim.) falan bakarak ilerliyorsunuz. 20 dk. kadar sonra sağ tarafta ilginç damlar, sonra da büyük bir heykel görüyorsunuz. O damların inanılmaz bir kilise, manastır kompleksi olduğunu fark ettik. Zaten listemizde bulunan Mağaralar Manastırı olduğunu tahmin ederek biraz daha heyecanlandık.


Tekne turunu, yerliler piknik alanı gibi kullanıyorlar. Yiyecek ve içeceklerini getirip, zaten masa sandalye düzeninde olan teknede yiyerek dolaştılar. Ukraynalıların da çocuklarının sınırsızca ağlayıp çığlık atabildiğini ve ebeveynlerin bunu umursamadığını öğrendik.

Tur bitimi yemeğimizi yeyip öyle otele dönmeyi düşündük ama yiyecek yere karar vermekte biraz zorlandık. Tam bir yer bulduk dedik, emin olmamakla birlikte, saçma sapan bir tavırla karşılaştık. Mekânın bahçesinde hemen önümüzdeki menüye göz atarken, garson kız gelip bizi masaya almak istedi, biz de menü kalabalık oturunca bakarız diye masaya yönelirken, garson kızdan daha üst rütbede olan bir kadın kız bir şeyler söyledi, kız afalladı, sonra bize dönerek masa olmadığını söyledi. Üst rütbelinin suratına baktık, anlamsız bir şekilde bize bakıyor, biz de çıkıp gittik. Sonuçta normal tipli 2 çiftiz hani, neyimizi beğenmedi anlamadık. Söylenenleri anlamadık tabi ama hepimizde bizi almak istemedikleri hissini uyandırdı olay.


Sonra bir Arjantin steak restoranı görüp oraya girdik. Orada da menüde bulunan 100 gramlık porsiyonlardan sipariş vermek istediğimizde 100 gram verilmediklerini en az 400, 700 gram falan verildiklerini ve bu gram artışının fiyata daha yüksek oranda yansıdığını görünce kalktık.


Bir kaç yere daha bakıp beğenmeyerek Tike isimli Türk Restoranına oturduk. Bezgin bir garson, içeride oturup boşalınca dışarı geçmek gibi atraksiyonlardan sonra verdiğimiz siparişlerin inanılmaz lezzetlerde olduğuna şaşırarak büyük bir keyifle yemek ve tatlılarımızı yeyip üzerlerine ince belliyle çaylarımızı içtik. Hesap da gayet hesaplı geldi. Çok memnun ayrıldık.


Otele 2.9 km. olduğunu görünce ben delikanlılık edip “yürürüm” dedim ama neyse ki sevgili itiraz edince UBER ile otele döndük.


18.680 adımdan sonra yarın için 8’de buluşmaya karar verip odalarımıza çekildik. 20.000 adım sözü vermiştim, yarın arayı kapatacağımı umuyorum. Duş, tuvalet, internet ve günlük gezi yazısı derken saati 00:40 ettim. Artık yatıyorum, yarın sabah biraz daha burada dolanıp sonra trenle 6 saatlik bir yolculukla Lviv’e gideceğiz. Tren için de ayrıca heyecanlıyız. İngilizce versiyonu da tamamen Ukraynaca olan bilet alış sitesinden, ikimiz de aynı saatteki aynı trenin aynı vagonunu seçtiğimize göre doğrudur diye umarak 4 bilet aldık. Galiba vagonda müstakil bir kompartımanımız olacak ve galiba sadece 4 kişiyiz. Bakalım yarın göreceğiz. Bu arada, benim için esas gezi yarın başlayacak. Daha önce 2 defa gittiğim ve çok sevip özlediğim, adım adım her yerini bildiğim o kenti tekrar dolaşacağım. Üstelik sevgilim ve can dostlarımla.


3. Gün Kiev- Lviv


Sabah 08’de uyanıp hemen çıktık. Otelden ayrılma saatimiz olan 12’yi 13 yapabilir miyiz diye tek kelime bile İngilizce bilmeyen otel görevlisiyle konuştum ama temizlik yapmaları gerektiği için olamayacağını öğrenerek bavulları 13 gibi almak üzere teslim edip otelden ayrıldık. Bütün bu muhabbeti de tek kelime etmeden yaptık. Daha doğrusu, karşıdakini anladığı tek kelime etmeden. Zira ben pantomim sanatından örnekler sunmaya çalışırken Ukraynalı abi hiç susmadan konuşuyordu.


Dünden gözümüze kestirdiğimiz ve benim daha önceki seyahatlerden aşina olup aklımda kalmış olan Lviv Courasant a gidip içinde bir şeyler olan kruvasanlar ve çay kahvemizi içip yürüyerek Çernobil Müzesi’ne gittik. Müze daha çok bir anı müzesi gibi, fotoğraflar, mektuplar bazı kişisel eşyalarla dolu bir müze. Gittiğime değmedi bence. Dönüşte zamandan tasarruf etmek için yine UBER tercih ettik. Otele gelmeden çarşıda inip biraz vitrin ve dükkân bakındık. Otelde bizi bekleyen bavulları alıp, UBER’den bu sefer bavullarımızı da düşünerek bir minibüs çağırdık ve tren garına geldik.


Garda tahminimizden çok daha kolay bir şekilde trenimizi ve kompartımanımızı bulduk. 6 kişilik kompartımanda 4 kişiydik. Bir de baktık ki aynı zamanda yataklı bir kompartımanmış. Üst yatakları açtık, kızları yatırdık. Sonra onlar uyandı biraz biz erkekler çıktık. Ben çay çay diye sayıklarken meğer vagonda çay servisi varmış onu öğrendik.


Tren vadettiği saatte Lviv’e vardı. Otel yakın, vakit erken olduğu için yürümeye karar verdik ama yollar bavullarla yürümek için uygun değildi. Hemen UBER çağırdık ve otelimize vardık. Bavulları odaya bırakıp hemen sokağa attık kendimizi. Sokak dediğim Lviv sokakları. Dolaşmaktan en çok keyif aldığım, müzik sesiyle dolu, hareketli, eğlenceli, güler yüzlü insanların dolaştığı sokaklardan bahsediyorum.


3 – 7. Günler Lviv


Gezinin Lviv bölümüyle ilgili anı yazısı yok. Bir ara, Lviv’de gezilecek yerlerle ilgili ayrı bir şey yazmak istiyorum.


7. Gün Lviv – Kiev


Tren yolculuğu hoşumuza gittiği için yine trenle dönmeye karar verdik. Bu sefer yataklı vagon yoktu, biz de hızlı trenin 1. sınıf vagonundan bilet aldık. Sabah otelimizden 12 gibi çıkıp eşyalarımızı onlara emanet ettik ve Lviv’deki son turumuza başladık. Biraz dolaşma, son bir kaç alışveriş ve yemekten sonra trene ulaşmak için yine UBER kullandık. Tren koltukları oldukça geniş ve rahattı. Arada bir yiyecek içecek servisi yapıldı. Çay istediğimde, siyah çay olmadığını söyleyip, ben meyve çayı da olur deyince, metalik poşet içinde, bizdeki sıkılarak içilen meyve sularına benzer, soğuk bir şey verdiler. Herhalde soğuk çay falan diye düşünürken bir de kocaman bir bardak sıcak su verdiler. O poşetin içindekini, o bardağa boşaltınca, kuşburnu çayı olduğunu sandığım, aşırı şekerli bir çay elde ettim. Sıcak falan diye içtim ama öyle tatlıydı ki içim bayıldı. 5 saati biraz geçen bir yolculuktan sonra yeniden Kiev’deydik. Tabi ki yine Uber ile otelimize vardık.

Otel boş, lobi ve resepsiyonda bizden başka kimse olmadığı halde giriş yapıp odalarımıza ulaşmamız 25 dakika kadar sürdü. Ukrayna’da gördüğümüz en suratsız insanlar o gece resepsiyondaydılar. (https://www.tripadvisor.com.tr/Hotel_Review-g294474-d308479…)

Nihayet anahtarlarımıza kavuştuk ve odalarımıza çıkıp, kızları yatırıp biz biraz dolanmaya çıktık.


Kiev Bağımsızlık Meydanı ve devamındaki cadde o saatte de oldukça kalabalıktı. O günün Ukrayna Kurtuluş Günü olması sebebiyle mi bu kadar sarhoş insan var, yoksa normalde hep mi böyleler bilemedik. Meydanda, bir kaç gün önce kuruluşuna şahit olduğumuz tören alanının bu sefer de sökülüşüne denk geldik. Biraz dolaştıktan sonra otele dönüp yattık.


8. Gün Kiev – Ankara


Öğlen 12’de otelden ayrılıp, gece 02:40’daki uçağımıza kadar dışarıda dolaşacağımız için mümkün olduğunca geç kalkıp 10:10 gibi kahvaltıya indik. Gece bize söylenen kahvaltı son saatinin 11:00 değil 10:00 olduğunu öğrendik. Neyse ki yiyecek bir şeyler vardı. Ama çalışan personelin sürekli saati hatırlatması ve çıkarken de azarlar gibi tekrar saati göstermeleri otelin bizdeki soğukluğuna soğukluk kattı. Yine bavullarımızı otele emanet edip dolaşmaya çıktık.


Bugünkü planımızda Mağaralar Manastır kompleksi ve Andriyivskyy yokuşu vardı. Önce Mağaralar Manastırı’na gittik, Uber’le tabi ki. Burası inanılmaz büyük bir kilise kompleksi. Yer üstünde olduğu kadar yeraltında da kiliseler var. Girişte bir kaç çeşit bilet satılıyor. Nereleri gezmek istediğinize, fotoğraf, film çekip çekmeyeceğinize göre bir tane seçip giriyorsunuz. Para ödemediyseniz fotoğraf çekmek kesin yasak. Yine de bölümlerin birisinde, bilmezden gelip fotoğraf çekip çekemeyeceğimi sorduğum kadın görevli, çekemeyeceğimi öğrendiğimde suratımdaki üzüntülü ifadeyi görünce, biraz sonra gelerek bir tanecik çekebileceğimi söyledi. Ben bu arada bir kaç tane çekmiştim bile.

Yer üstü kiliseleri bitirdikten sonra tabelaları takip edip mağaralar bölümüne geldik. Burası ücretsiz geziliyor. Çok dar, havasız, karanlık ve çok kalabalık dehlizlerde dolaşıyorsunuz. Eğer klostrofobik yapınız varsa sakın denemeyin.


Burası aynı zamanda aktif bir kilise de olduğu için elinde mumlarla dolaşıp, kutsal alanlarda dua eden bir sürü insan var. O daracık alanda iki yönlü gidip geliniyor. Arada azizlerin mumyaları var. Orada da durup dua ediliyor.


Girişte rehberli tur için bir alan var, orada beklerseniz grupla rehberlik hizmeti alarak geziyorsunuz. Biz kendimiz girip çıktık.


Sonrasında yine Uber’le alışveriş yokuşu denilen Andriyivskyy Yokuşu’na gittik. Bu yokuşun uzun ve dik olduğunun bahsini duyduğum için yukarısında inerek aşağı doğru yürüdük. Ki bu bile yorucuydu. Ahşap, keçe, deri, kehribar ve aklınıza gelip gelmeyen bir sürü malzemeden hediyelik eşyaların bulunduğu stantlarla dolu upuzun ve keyifli bir yokuş burası.


Arada bir restoran görüp, menüsünü inceleyip beğenince oturduk. Menüsünde bildiğimiz yemeklerin yanı sıra, kurbağa bacağı, istiridye, salyangoz gibi ürünleri de bulunan Baguette adlı bir mekan burası. Bahçesinde bir masa tercih ettik. Yediklerimizi ve mekânı çok sevdik. Arkalarda gelen bir müzik sesi üzerine dönüp bakınca kucağında Scandalli marka bir akordiyon olan birinin altyapı üzerine akordiyon çaldığını gördüm. Bir iki standart şarkıdan sonra akordiyoncu birden virtüöz seviyesine ulaşarak bizleri mest etti. Sakin sakin çalmasına rağmen, şarkı sonlarında alkış topladı. Ara verince akordiyonu incelemek için yanına gittim. Ama ne yazık ki hiç İngilizce bilmiyordu. O da anlatmaya hevesli ama iletişim yok. Biraz sesleri dinletti. O kadar muhteşem bir aletti ve adam da o kadar muhteşem çalmıştı ki kucağıma alıp da bir kaç tuşuna basmaya utandım işin doğrusu.


Yemekten sonra yokuşun kalanını tamamlayıp, merkezde daha önce orada kaldığımız gece dolaştığımız alana indik. Ama burada da her yerde yeme içme ve hediyelik eşya stantları kurulmuştu. Bir sahnede çocuk grupları dans edip şarkılar söylüyorlardı.


Burada biraz oyalanıp nehir kenarına inip bir yerde oturup kalan saatlerimizi doldurduk. Tam bu sırada 02:40 uçağının o gece değil, o sabah olduğunu ve uçağı kaçırdığımızı fark ettik. Seyahatlerde, ertesi gün uçuşlarında yapılan en sık hata olduğunu duymuştum, ama ilk defa başıma geldi. “Cumartesi gecesi” uçağı diye cumartesi tarihli 02:40 uçağı bileti, tabi ki cumartesi sabah 02:40 uçağı oluyor. Bizim bunu uçak kalktıktan 18 saat sonra fark etmemiz biraz üzücüydü. Biraz panik yapıp, neyse ki bineceğimiz uçağa bilet olduğunu görerek yeniden bilet aldık. Canımız sıkıldı, kalkıp biraz da erken havaalanına gittik. Freeshopda içki fiyatlarının bizim buranın beşte biri olduğunu gördük. Daha da canımız sıkıldı. Uçağa kadar oyalanıp, zaman gelince uçağa bindik. Uçak yine zamanında kalkıp, zamanında Ankara’ya indi. Sonrası bavul alma, bizi bekleyen araca binme ve evlere ulaşma.


Bir macera da böylece bitti.


18-26 Ağustos 2018 tarih itibarıyla yapılan harcamalar

• Ankara – Kiev – Ankara uçak bileti, kişi başı: 1038 ₺ • Kiev 2 gece konaklama, 2 kişi : 600 ₺ • Kiev – Lviv tren bileti, 4 kişilik kompartımanda kişi başı: 123,5 ₺ (Bizim biletlerimiz yataklı değildi. Ama kompartıman yataklı olduğu için biz yatakları bir güzel kullandık.) • Lviv 4 gece konaklama, 2 kişi: 820 ₺ • Lviv – Kiev hızlı tren, kişi başı: 162 ₺ • Kiev 1 gece konaklama, 2 kişi: 960 ₺ • Uber : 12 defa Uber araçlarını kullanmış ve toplamda 1200 Grivna ödemişiz. Bu da adam başı 60₺ yapıyor. • Ülkeye ve geriye, ülkemize ulaşım, ülke içi ulaşım ve konaklamalar için kişi başı 2650₺ ödemişiz.


Bahsettiğim ( ve bahsetmediğim) bütün yeme içme mekanlarının menülerini ve hesap pusulalarını Tripadvisor hesabımdan paylaştım.

10 görüntüleme

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page