Tem 21

Zaten tatillerin en kötü tarafı bitmeleri.

Bahsetmiştim “Çanakkale tarafları” diye. Gerçekten çok güzel yerler. Deniz, durmaksızın esen rüzgar ve hatta boğaz bir yana, Çanakkale’nin Türkiye tarihindeki yeri ve bunun sergileniş biçimi muhteşem. “Herkesin gidip görmesi gereken bir yer.” gibi klasik bir laf bunu anlatmaya eksik kalır. “Herkesin gidip benimsemesi gereken, sık sık ziyaret etmesi gereken bir yer.” demek daha doğru olur sanıyorum. Rehberi dinlerken ve şehitliklerde dolanırken gözlerin yaşarmaması mümkün değil.

Asos ve Troya antik kentleri benim için sıkıcı yerlerdi. Oldum olası tarihi yıkıntıları gezmekten, iki tane taşa bakıp da bunların üzernde vakti zamanında mevcut yapıları hayal etmekten hoşlanmam. Hava da sıcaktı benim için iyice sıkıcı oldu.

Kaz Dağları’nı gitmeden önce de çok seviyordum, gidince de çok sevdim. Sakin, sessiz ve huzurlu bir yer. Her mevsim 3-5 gün gidip kalmak ve arınmak lazım. Kaldığımız otel, özellikle yabancıların yaban domuzu avı için geldikleri bir yerdi. Duvarlarında domuz dişleri, kafatasları vb. av ganimetleri vardı. Bu av işini - beslenmek için olan haricinde - bir türlü anlayamamışımdır.

Ali Bey Adası’na ise bayıldım. İnanılmaz keyifli bir yerdi. Tabi “tur” kavramı içerisinde hiç bir yerde doya doya konaklayamamak gibi bir sorunumuz oluyor, orası için de böyle oldu. İleri de bir zaman

Son durak Dikili idi. Burada bir otelde kaldık ki akıllara zarar, onu ayrıca ve adlıadınca yazacağım.

Geziye, geçen sene Karadeniz’e gittiğimiz tur olan Ayder Turizm ile gittik. Karadeniz gezisindeki memnuniyetimizi burada da sürdürebildiğimizi söylemek çok zor. Organizasyon olarak ciddi sorunlar yaşadık, grubun bir araya toplanamaması bütün duraklardan gecikmeli kalkmalara ve gün sonunda toplamda daha büyük gecikmelere neden oldu. Tur süresince gerekli bilgilendirmeler zamanında ve doğru düzgün yapılmadı, günlük program akışındaki değişikikler bildirilmedi.

Ama turda çok keyifli ve neşeli insanlarla tanıştık. Bir sürü ağabeyimiz, ablamız ve hatta kardeşimiz oldu :) Turun en güzel tarafı, bir kaç mekan dışında, bu insanlardı. Hepsine teşekkür ederim.

Yakında biraz daha detay ve fotoğrafları da bir yerlerde yayımlarım sanıyorum.

Tem 11

Yarın akşam kalkacak bir otobüsle Ankara’dan uzaklaşacak, Çanakkale, Bozcaada, Asos taraflarında 1 hafta kadar gezineceğim. Sanmıyorum ki oralardan nete girip de birşeyler yazayım.

Böylece memleketimde Doğu GAP,  Doğu Anadolu ve çok doğu Karadeniz dışında görmek isteyip de göremediğim bir yer kalmayacak. Bir aksilik olmazsa bu yıl sonuna kadar bunlardan en az 1 tanesini daha görebileceğim.

Kısmetse, dönünce devam ederim.

Sevgiyle kalın.

Tem 07

Ankara’da yaygın olan bir lokanta çeşidi, bu köfte ve döneri bir arada yapan yerlerdir. Sadece döner ve köfte bulunur, başka çeşit yoktur. Her ne kadar kıymadan yapılmayan döneri çok fazla tercih etemsem de alternatif yokluğundan ve bazılarının da gerçekten çok başarılı olmasından dolayı denk geldiğimde yerim. Kale’de, sanıyorum, hepsi de isminde “meşhur” kelimesini barındıran 10 tane falan var böyle dükkan. Orada bir çevre düzenlemesi yapıldıktan sonra orijinal dükkan bir yere taşındı. Bunu bilenler de her yere benzer dükkanlar açıp üzerine meşhur yazdılar. İşin komiği, vakti zamanında  o dükkanı bilenler de hep farklı farklı  yerleri gösteriyorlar şimdi asıl yeri diye.

Bunlardan tek müdavimi olduğum ise Sıhhiye’de çalıştığım zamanlarda haftada 1-2 öğlen mutlaka gittiğim Menekşe Köfte/Dönercisi’dir.  İzmir Caddesi’nden, Menekşe Sokak’a döndüğünüzde sağdaki ikinci pasajın - ki Menekşe Pasajı burası- zemin katında bulunur kendileri. Minnacik bir dükkandır. Kalıbının 15-20 katı kadar insan girer çıkar her gün. İçinde hiç durmadan koşturan ve bağıran bir garson vardır. Garson dediğim aslında patron :) Sürekli olarak “Döner 10 oldu, köfte 12 oldu ikisi tam, döner 12 oldu bizi az, köfte gel köfte gel, döner 16 oldu ikisi az, gel döneri” diye bağırır. Yaklaşık 15 masalı o dükkandaki sandalyeler öğle arasında defalarca dolar boşalır; adam boşuna koşturmuyor yani :)

İş yerim değiştiğinden beri - ki bu da yaklaşık 3 yıl oldu - öğlen araları o taraflara hiç yolum düşmedi, ben de özellikle düşürmedim, bir türlü gitmek mümkün olmadı. Bu öğlen yemek vakti, tam da sokağın başında olduğu farkedip hemen pasaja yöneldim. Daha merdivenlere döndüm ki bir aksilik farkettim. o vakitte aşağıdan ne ses geliyor ne koku, dükkana doğru döndüm ki.. Kapanmış. Köşedeki çaycıya “Nereye gitti bunlar yahu?” dedim. Biraz endişeli söylemiş olmam lazım ki gülerek “20 metra metre yukarıda, bahçeli bir yer.” diye yeni yerlerini tarif etti.

Aynı hızla devam ettim, tam da dediği yerde gördüm adamın. Yaklaşırken birden simalarını düşündüm nasıldı diye, dönerci ustayı anımsadım da köfteci ustayla patronu anımsayamadım. İçeri girerken “Nerdesin sen yahu mübarek ? ” diyerek patron beni anımsadığını hemen belli etti ama. Ve ben bile zamandan emin değilken “3 yıldır gelmiyorsun.” diyiverdi. Pes. Bir kaç kelime ettik, hemen “Az köfte sonra bir döner değil mi ?” diyerek beni bir kez daha şaşırttı. “Her zamankinden işte.” dedim ben de bu kadar zaman sorna anımsanmanın keyfiyle. Oturuyordum ki aklıma geldi ocağa doğru gidip ustalara da merhaba dedim. Onlar da hatırladılar sağolsunlar.

Tam köftem masaya koyarken patron “Domates biber de koymuşlar yahu, yemezsin ki sen. Aldırayım mı?” diyerek bana bir daha “pes” dedirtmeyi başardı.

Bir daha tekrarlamak isterim; 3 yıldır uğramadığım, sadece köfte ve döner satan ( güleryüzü saymıyorum, o ücretsiz) , günde yüzlerce kişinin gelip gittiği bir yer burası. Ve beni hatırlamak bir yana, domates biber yemediğime kadar hatırlıyor adamlar.

Eh ! Nasıl olp da ayakta kaldığını, bu kadar talibi olduğunu, neden daha büyük dükkana geçtiğini ve hala dolu olduğunu anlamak sanıyorum artık daha kolay. Esnaf dedikleri sanırım tam da böyle olmalı. Müşterinin onları benimsediği gibi onlar da müşteriyi benimsemeli. Helal olsun.

Ve teşekkür ederim köfte ve döner için. Ben sonra bir de ilave söyledim galiba değil mi :)

Tem 02

Yemek özürlü birisi olarak, lokantalarda huyumun ve zevkimin bilinmesi benim için önemlidir. Zira verdiğim detaylı tarifleri ben bile tekrar etmekten bıktım usandım. Bana alışkın bir yere gittiğimde, neredeyse sipariş bile almadan istediğim şeyi yiyebilmek ayrıca keyif verici oluyor.

Bu nedenle çok fazla alternatif deneyen birisi değilimdir; hem yemek hem de lokanta olarak. Ama gittiğim bir yer eğer hoşuma gittiyse mutlaka orada kendimi anımsatmak isterim. (Yukarıda saydığım nedenlerden dolayı.) Bunu başarabildiğim mekanlarda, buna neden olan ( olduğunu sandığım ) şeyleri düşündüğümde şunları sıralayabiliyorum :

  1. Beğendiğim bir mekana sık giderim.
  2. Daima arkdaşlarımı da götürürüm.
  3. Garsonların ve diğer elemanların isimlerini öğrenmeye çalışır ve isimleriyle hitab hitap ederim.
  4. Yemek siparişi dışında da sohbet ederim.
  5. Gitmeden önce arayıp yer ayırtırım.
  6. Beğendiğim ve beğenmediğim şeyleri mutlaka söylerim.
  7. Sipariş verirken “sorunlu” bir müşteri olduğumu, “biraz zahmet vereceğimi” belirtirim.
  8. Siparişlerimi çok detaylı veririm.
  9. Standart dışı şeyler isterim.
  10. Gevezeyimdir.

“Güler yüzlü, sıcak ve samimi davranrım.” gibi bir madde de eklemeyi düşündüm ama uyuzluğum üzerimde olmadığında genellikle hep böyleyimdir zaten.

Bu saydıklarımdan sık gitmek, yanımda birilerini götürmek ve gitmeden yer ayırtmak en önemli özellikler aslında. Bu sayede sima ve isim olarak genellikle öğreniliyorum.

Son olarak şunu da eklemek isterim ki bu saydıklarım ( isimleri öğrenmek ve isimle hitap etmek dışında)  önceden düşünüp uygulanmış şeyler değildir. Biraz istediğimi yiyebilme zorunluluğundan biraz da normalde geveze bir insan olmamdan kaynaklanan, benim için normal davranış şekilleridir.

Tem 01

Bu başlıktaki soru cümlesi, yıllardır, bana teknolojik bir ürün almak için danışanlara ilk sorduğum sorudur. Bilgisayardan cep telefonuna, hatta televizyondan fotoğraf makinesine kadar.

Genellikle aldığım tepki de hep aynı oluyor. Biraz sinirli ya da “aman be sen de” diyen yorumla aynı cevap geliyor hep : “Yahu ne fark eder?”

Burada ben de uzun zamandır aynı cümleyle cevap veriyorum : “Madem fark edeceğini düşünmüyorsun, neden bana soruyorsun ki, gidip al hemen bir tanesini.”

Buradan sonra genellikle ne demek istediğimi anlayıp efendi gibi sözüm dinler ve sorduklarma cevap verirler. Ama bazıları daha hala lafı uzatıp “Olur mu yahu bir sürü özelliği var bunların, onu sordum.” En sevdiğim yorumdur bu, ben de hemen öldürücü cevabı yapıştırırım : “İşte o bahsettiğin bir sürü özellik, alacak adamın aleti ne için kullanacağına göre değişiklik gösteriyor. Sen bana ne için kullanacağını söyleyeceksin ki ben de sana hangi özelliklere ihtiyacın var, o özellikler hangi modellerde var onları söyleyeyim.”

Genellikle bu cümleden sonra konu anlaşırlır, ben de rahat rahat sorularımı sorar aklımın erdiğince bir şeyleri öneririm. Ama dah hala ısrar eden olursa danıştığı ürünün en uç modellerinden birini önerir ve 1-2 gün sonra “Aman hocam, o ne öyle biz daha basit bir şey istemiştik, şuna şuna gerek yok , bu bu olsun yeter.” diye geri gelmelerini beklerim keyifle.

Bir de bu teknoloji konusunda dünya üzerinde tanıdığı herkese danışan tipler vardır. Evine alacağı “bulunsun bir tane” tarzı bilgisayar için ( mali durumdan muaf olarak bahsediyorum) arkadaşının 11 yaşındaki çocuğundan, üst kattaki komşusunun bilgisayar mühendisi damadına kadar herkese sorarlar. Ellerinde onlarca not ya da broşür ile dolaşır asansörde tesadüfen gördüklerine bile 2 kat arasında dert anlatırlar. Ben bunlara denk geldiğim zaman “Bundan da hiç anlamam.” diyip uzak durmaya çalışıyorum.

Haz 27

EmpatiYazar fanatikliğim yoktur ama sevdiğim yazarları da sıkı bir şekilde takip ederim. Kitabın üzerinde “Olasılıksız’ın yazarı” ifadesini gorunce de ehemn hemen atladım. Zira olasılıksız çok keyif aldığım bir kitaptı. Hatta Empati’nin kalınlığı görünce keyfim daha da arttı.

Bunlar kitaba başlamadan önceki fikirlerimdi. Sonra okumaya başladım.

Bu sefer biraz fantastik yeteneklere sahip insanlar arasında geçen bir roman yazmış Fawer. Okurken gözümde canlanan bir çok sahne X-Men serisinden alıntılanmış gibiydi. Aslında geçmiş zaman kullanmam hata, kitabı hala okuyorum.

Olasılıksız’da matematik ağırlıklı olan bilgiler Empati’de yok. Burada benim ilgimi çekmeyen sayfalarca bilgi dolu. Ve kitap inanılmaz yavaş ilerliyor. Arada iki orta incelikte kitabı daha eşzamanlı okumaya başlayarak - ki sevdiğim bir yazara bunu asla yapmam - bitirdim; üçüncüye başlamak üzereyim ama Empati daha yarısına yeni geldi.

Üstelik daha ilk sayfalarda “çözümlenecek” ana konuyu bir türlü anladığım zannediyorum. Okuduğum herşey de bunu destekliyor. Hiç bir şaşırtma olmadığı için bildiğim bir şeyi okuyormuşum gibi bir rahatsızlık da mevcut. Sonunda bir “iyiler - kötüler savaşı” olacak sanıyorum. Kimin kazanacağı da bence belli. Hatta kimlerin hayatta kalıp öleceği de. Buna rağmen hala okuyorum.

Ama şu anda Adam Fawer bir yazar olarak “Adını görünce kitabı hemen alıcanak” listemden düşmüş durumda. Bir dahaki kitabını hemen lamayıp biraz yorum takip edeceğim sanıyorum.

Bu arada Dan Brown’a da buradan seslenmek istiyorum : “Yazsana kardeşim !”

Haz 27

Uzun bir cümle yazıp her şeyi anlatmak, arada hem gerçeklerden bahsetmek hem de komik bir şeyler yazmak ama okuyana bir mesaj vermek ve bunu yaparken onu güldürmek ( alışılanın aksine) amacıyla başladığın cümle tek virgülle üçüncü satıra ulaşmış ve müthiş bir gelecek vaat ederken, birden vermek istediğin bir mesaj olmadığını anlamak kadar boktan bir olayı daha önce yaşamış mıydım ben sorusuna ne cevap versem vereyim cümle asla istediğim kadar uzayamayacak diye düşünürken, bu beceriksizliğimle hiç değilse komik olmayı başarabilirsem belki de cümlenin amacının yarısını başarmış olabilirim diyordum ki esas amacın mesaj olduğunu ve güldürmenin bunun yan amacı olduğunun farkına varıp kendimi dalında olgunlaşmış ama koparılmamış ve ilk rüzgarla yere düşüp heba olacağının farkında olan bir armut gibi hissettiğimi fark ettiğim zaman bütün yazdıklarımı silip bu olayı unutmaya karar verdim.

Haz 27

Kaybolan sitenin yazılarından biri…

Küçüktüm. İstanbul’da düzenli olarak elektrik kesintisinin olduğu zamanlardı. Okulda sabahçıydım, elektriğin kesildiği zamanlarda evde ve yalnız olurdum. O zamanlar herkeste olan Philips marka bir pikabımız vardı. Bir sürü de plak. Eve geldiğimde hemen o pikabın başına oturur ve tüm plakları baştan sona çalmaya başlardım.

Bu plaklardan bir tanesi Özay Gönlüm’ün bir yüzünde “Azimem” bir yüzünde ise “Ninenin 3. mektubu” olan plağıydı. Azimem’den çok, Ege şivesiyle okunan o mektubu severdim. Ama içinde bir bölüm vardı ki, ödümü patlatırdı.

Özay Gönlüm, o tatlı şiveyle nenenin ağzından köyde aklını kaçıran birinden bahseder ve onu okusun diye hocaya götürdüklerinden, hocanın ise onları “zemheri soğuğunda deli okunmaz” diye geri çevirdiğini söylerdi. Ama tam bu kısmı söylerken sesini değiştirirdi. İşte ben o kısımdan çok fazla korkardım. Hem zaten korkutucu bir sesle söylüyordu, hem ev karanlıktı ve bir tane mum ile oturuyordum, hem de küçüktüm.

Daha plağı koyduğum zaman o kısmın geleceğini bilir ama yine de dinlemekten kendimi alamazdım.

Sonra bir hareket geliştirmiştim, o bölüm geldiğinde pikabın koluna bir fiske vuruyor ve o kısmı atlatıyordum. Artık korku nasıl bir yetenek veriyorsa, zaman içerisinde neredesye sadece o kelimeleri atlatabilecek kadar bir keskinliğe kavuşmuştum.

Bir süre önce bir pikap aldım. Annem arşivden o plakları bulup çıkardı. Bir hevesle saldırdım ne var ne yok diye bakmaya, sonra bu plağa denk geldim. Hemen koydum nenenin mektubunu. Daha ilk seslerle beraber tüylerim diken diken oldu.

Birden, camının önünde, dışarıdaki belli belirsiz aydınlığı dev gibi yapraklarıyla odamın duvarlarında korkunç gölgelere dönüştüren incir ağacının olduğu, titrek bir mum ışığıyla aydınlanmaya çalışan çocukluğumun o odasında; bittiği halde durdukça yeniden doluyor gibi olan kocaman pillerle çalışan o mavi kapaklı pikabın önünde; nedense hep benim odamda olan o yeşil plastik taburenin yanında yerde oturur halde buldum kendimi. Ve bir de duvar kağıdının bir yumurta kabının kesidine benzeyen deseni ve üzerindeki turuncu yuvarlaklar, sobanın tam üzerinde tavanda oynaşan tatlı turuncu ışıklar ve hatta gazyağıyla karışık odun kokusu…

Mektubun tam “o yeri” geldiğinde kola vurmamak için zor tuttum kendimi.

Sonra çok uzaktan, ilk korkulu yalnızlığımdan, taa çocukluğumdan gelen o aşina sesi duydum: “Zemheri soğuğunda deli okunmaz.”

Hiç korkmadım.

Haz 21

Haksız mıyım ?  O heyecanla ya o parmak gözüne girseydi, allah korumuş.

Haz 18

Hürriyet Gazetesi “Bir Kaybediş Öyküsü” başlığında ana sayfadan verdiği haberinde, Cahide Sonku’nun hayat hikayesini işlemiş. Bu hikayenin 10. slaytında Cahide Sonku’nun mezar taşının fotoğrafı var ve ölüm şekli ve tarihi anlatılıyor.

Hürriyet Matematiği

Yalnız ilgili (belki de ilgisiz) arkadaş mezar taşındaki tarihleri yanlış hesaplamış 1919′da doğup 1981′de ölen Sonku’yu 64 yaşında öldürmüş.

Ayrıca toplam da 1 sayfa ancak tutacak haberi 15 sayfada vermişler. Bu Hürriyet Gazetesi’nin klasik “politikası”. Tek bir haberi okumak için 15 tık yapmanız gerekiyor. Böylece milyonlarca “tık” alıyor ve rekor kırıyor. Aferim :)